Özgeçmişim

Özgeçmişim

1959 Antalya doğumluyum. İlk, orta, lise (öğretmen lisesi ) ve Eğitim enstitüsünü Antalya- Aksu da okudum. Daha sonra Açık öğretim Fakültesi Lisans tamamlama Türkçe bölümünü bitirdim.

1979 yılında Kars Hanak ilçesi Seyitören köyünde ( Şimdi Ardahan iline bağlı) ilk öğretmenlik görevine başladım. 3 yıl burada görev yaptım. 1 yıl da Kars Merkez Verimli köyünde görev yaptıktan sonra  İstanbul’a atandım. 1 ay görev yaptıktan sonra istifa etim.

Memleketim Antalya da 3 yıl günlük yerel gazete çıkardım. Daha sonra 1 yıl ozalit-fotokopi işi yaptıktan sonra çatı anten imalatı, merkezi ve uydu

anten işiyle uğraştım. 12 yıl aradan sonra eşimin sağlık sorunu nedeniyle öğretmenlik mesleğime 1995 yılında tekrar geri döndüm. 5 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra 2000 yılında müdürlük sınavını kazanarak Ekşili beldesi İlköğretim okulunamüdür olarak atandım. Burada elde edilen başarı sonucu 2003 yılında merkez Barbaros İlköğretim okuluna görevlendirildim. Burada 1 yıl görev yaptıktan sonra tekrar eski görev yerim olan Ekşili (şimdiki adı Fatma Yusuf Bilgiç ) İlköğretim okuluna geri döndüm. Halen bu okulda görevimi sürdürüyorum.

 

Eğitim en büyük tukum. Bilim, sanat, kültür, iletişim, bilgisayar  yazmak (sık olmasa da) eşim- dostumdan özellikle yakaladıklarıma türkü söylemek ise hobilerim… 

 

Spor da diğer bir tutkum. Sıkı bir Fenerbahçe taraftarıyım ama Antalyaspor birinci takımım. Oğlumun da futbol en büyük tutkusu.... Beyin ve ayaklarını bütünleştirerek futbol  oynuyor. Şu an Antalya Spor B gençte top koşturuyor.  Adam gibi adam olması yanında ilerde "zeki çevik, Ahlaklı" ve ünlü bir futbolcu olacağına yürekten inanıyorum. Onunla gurur duyuyorum.Bu yıl Liseyi bitirdi. (Mezuniyet töreninden iki resim ekliyorum.)

 

Evli ve 1 erkek çocuk babasıyım.

 

 

Denemelerim

Denemelerimden örnekler

Eğitim Yanlışlıkları

        Her ana babanın istediği kuşkusuz çocuğuna iyi bir gelecek sağlamaktır. Onun geleceğinin mutlu olması için katlanamayacağı, göze alamayacağı zorluk yoktur. Bir anlamda çocuklarımız yaşamamızın amacını oluştururlar. Ancak çocuğumuzun iyi yetişmesi katlanılan özveriler yeterli olmayabilir. Çocuğu iyi yetişmesini sağlamanın, onu mutlu yarınlara hazırlamanın, iyi bir vatandaş olmasını sağlamanın ilk ve en gerekli koşulu hiç kuşkusuz iyi bir ana-baba olmasını bilebilmektir.  

        Nasıl ki her sanatkâr şekil verdiği ham maddeyi bütün özellikleri ile tanımak zorunda ise çocuk eğitimiyle uğraşan her görevli de aynı şekilde onların hammaddesi durumundaki çocuğu tanımak zorundadır. İyi anne baba koşulu ancak çocuğunu tanımak, sevmek ve anlamakla mümkündür. Çocuğunu gerçekten sevmeli, onun karşısında sabırlı olmalı, onu anlayışla eğitmeli, hayattaki çeşitli problemlere göğüs germesini kavratabilmeli ve ona davranışlarıyla iyi örnek olabilmelidir.

        Çocukların ve her şeyleri sağlandığı halde yukarıda sayılan koşullar gerçekleşmemişse yani çocuk hala tembel ve problemli ise bunun sebeplerini ana babalar yine de kendi davranışlarında aramalıdır. Beden ve zihin yapısı sağlam ve sağlıklı olan çocuklardaki başarısızlık nedenlerini; çocuğun ana baba ve diğer aile fertleriyle olan bozuk ilişkilerinde, velilerin okul ve öğretmeniyle iletişim kopukluğunda aramak daha doğru olacaktır. Evinde rahat olmayan, ana baba ve kardeşleriyle anlaşamayan onlarla iyi geçinemeyen çocuk okul hayatına da uyum sağlamayacak, derslerine gerektiği gibi çalışamayacak, arkadaşları ve öğretmenleri ile iyi iletişim kuramayacaktır. Ana baba, öğretmen ve arkadaşları ile iyi ilişkiler kuramayan bir çocuğun okuldan soğuyacağı ve dolayısıyla derslerine çalışmayacağı doğaldır. Çocuğun sevgi ve şefkate olan gereksinimi ve doyumu, yaşaması için gerekli olan ekmek, su kadar önemlidir. Ana ve babasının sevgi ve şefkatine doyan bir çocuk, kendisini güven içinde hissedecektir. Bu duygu çocuğun ilgisini başarıya yöneltecek, zeka seviyesinin yükselmesini sağlayacaktır. Bu yaklaşımla çocuğumuz, yalnızca okulda değil bundan sonraki hayatında da başarılı olacaktır.

        Ailede ana babanın önemle üzerinde duracağı ve dikkat edeceği diğer bir hususta çocuklar arasında ayrım yapmamak, sevgi, şefkat ve ilgilerini eşit olarak dağıtmaktır. Kardeşler arasından birinin diğerinden daha az sevildiğine kuşku duyulması onun ruhsal ve düşünsel hayatında karışıklıklar oluşmasını beraberinde getirecek bu da okuldaki başarısını olumsuz yönde etkileyecektir. Ana baba tarafından kardeşler arasında karşılaştırma yapılması ne kadar yanlışsa başarılı olan tanıdığınız diğer çocukları örnek göstererek kendi çocuğunuzun da öyle olmasını istemek o kadar hatalıdır.

       Bu yanlışlık üzülerek söylemek gerekirse okullarda da bazı öğretmenler tarafından da yapıla gelmektedir. Başarısız olan bir çocuk, çalışkan ve başarılı olan diğer çocuklarla karşılaştırılmaktadır. Başarılı öğrencileri “zeki çocuk” demek yerine “koşullarını uygun çocuk” demek daha doğru bir tanımlama olacağı gibi başarısız çocuk içinde “geri zekalı” yerine “gerekli koşulu bulamamış” demek daha yerinde bir belirleme olacaktır. Nitekim başarılı çocukların çoğunluğu eğitim sisteminin başarılı saydığı mantıksal- matematiksel ya da sözel dilsel zekaya sahiptirler. Diğer zeka grubuna sahip olanlar ise sistemin gereği başarısız ve geri zekalı olarak suçlanmışlardır. Oysa biz öncelikle onların hangi zeka ve yetenek grubuna sahip olduklarını saptamalıyız. Onlara kendi zeka ve yeteneklerini geliştirdikleri eğitim ortamları hazırlamalıyız. Bunu yapmak zor iş… Oysa geri zekalı ve aptal demek daha kolay. Her çocuğun mutlaka güçlü olduğu en az bir zeka grubu ve yeteneği vardır. Burada eğitimciler ve ailelerin birincil görevi çocuğun hangi zeka grubunda olduğunu gerçekçi bir şekilde bulmak ve ona uygun olan eğitim ortamını sağlamaktır. Mantıksal ve matematiksel zekası olmayan ama görsel uzamsal ya da müzik zekası olan birisini fen lisesine zorlamak o çocuğa ancak işkence yapmaktan başka bir işe yaramaz.

       Öğrenci başarısına olumsuz yönde etki eden diğer bir faktörde ailede eğitim ve öğretime gereken önemin verilmemesidir. Bazı aileler hayatta başarıyı fazla kazanç sağlama şeklinde kabul ederler. Okumuş, tahsil yapmış, devlet memuru olmuş bir kimsenin aldığı parayı az bulur, “okuyup da aç mı kalsın” türünden sözlerle eğitimin aleyhinde olurlar. Ana babanın bu olumsuz yaklaşımları çocukların eğitime, okumaya, inceleme, araştırma yapmaya ve bilimsel düşünmeye karşı kişilik geliştirme isteklerini yok eder. Bu suretle çocuk ders çalışmayı, okulda başarı elde etmeyi gereksiz görür. Aile eğitim aleyhine tavır takınmaktan kaçınmalıdır. Aksine bilgi toplumunda ne iş yaparsa yapsın başarılı olmasının sosyal hayatta seçkin bir yere gelmesinin ancak iyi bir eğitimle mümkün olacağını sürekli vurgulaması gerekmektedir. Yine eğitimi olumsuz yönde etkileyen bir başka yaklaşım da çocuğun yanında öğretmeni aleyhinde konuşmaktır. Çünkü çocuğun gözünde öğretmen, her şeyi bilen örnek kişidir. Ana baba öğretmeni kötüleyici bir tutum içine girerek çocuktaki bu duygu ve düşünceyi yıkacak bu da çocuğu başarısızlığa itecektir.                                                                                                    

 

Gazete YAZIM

ÇALIŞMAK, ÜRETMEK VE HAK EDİLEN MUTLULUK

 

 Mart ayı oldukça yoğun geçti. Sağlık kampanyası, tiyatro etkinlikleri, 23 Nisan çalışma organizasyonu, belirli gün ve haftalardaki yoğunluk, bilgi yarışması, bilim şenliği çalışmaları, bahçe düzenlemesi çalışmaları, hidrofor ve su sistemindeki sorunlar nedeniyle son kata su çıkmaması bu sorunun çözümü için günlerce süren çalışmalar... Bu arada bu ay geçirdiğimiz teftişi ve rutin idari iş ve işlemlerini saymıyorum. Sabah saat 8.45 başlayan yoğun tempo çoğu zaman öğle yemeğini bile unutmama neden oluyor. Bu arada vcd, tv ve bilgisayar vb. arızalarla karşılaşıyoruz. Bozulan bir televizyonu Antalya’ya götürmek tamir ettirip tekrar taşıt bulup okula getirmek için çekilen sıkıntıyı anlamak için sanırım bunu yaşamak gerekli. Köyde görev yapan ya da yapmış arkadaşlarım beni oldukça iyi anlayacaklardır. Ekşili’de marangoz, demirci, elektrikçi, tv tamircisi vb iş kolları yok. Bu iş kolları ile ilgili tüm işlerinizde Antalya’ya bağımlı olmak zorundayız. Önce bu tür işleri öğretmen arkadaşlarımla burada çözmeye çalışıyoruz. Ama bir çok iş bizi aşıyor. Bereket bilgisayar arızalarını burada çözüyoruz. Bu inanın çok büyük bir avantaj.  Her iki üç güne bir bilgisayar arızasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin; kilitlenen anakart arızası için günlerce uğraştığım çok olmuştur. Eğer bu arızaları burada çözmeseydim bırakın Antalya’ya getirip-götürmenin sıkıntısını, okulumuzun bütçesi tamir parasını karşılamaya yetmezdi. 2000 yılından bu yana teknoloji sınıfımız var ve bilgisayarlarımızın çoğunluğu zamanımız teknolojinin gerisinde... Şu anki programları çalıştıramaması yanında çok çabuk da bozulabiliyor. Kesinlikle önümüzdeki yıl bu bilgisayarların yenileri (en az 10 adet) ile takviye edilmesi gerekli.

           Bu yoğun tempo ve bu işler görevimiz, kesinlikle yapacağız. Ülkemiz için, geleceğimiz için, çocuklarımız için fazlasıyla yapacağız. Üstelik ülkemizin koşullarını dikkate alırsak herkesin hem kapasitesinin üstünde çalışması hem de taşın altına elini koyması gerekli. Çalışmazsak Ulu Önder Atatürk’ün “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma” vizyonuna nasıl ulaşacağız? Herkes yaptığı işi en iyi, en mükemmel yapmak zorunda diye düşünüyorum. Atatürk’ün 10. yıl söylevindeki şu sözlerini unutmamalıyız: “... Türk Milleti Çalışkandır. Türk Milleti zekidir. Türk Milleti, ulusal birlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir”

        Öğrencilerimize de çalışkanlığımızla örnek olmak zorundayız. Onlara çalışkan olmanın gereği ve önemi yanında çalışma alışkanlığını bir davranış olarak kazandırmak  zorundayız. Onların yaşamları boyunca başarılı olmalarının tek sihirli sözcüğünün “ÇALIŞMAK” hatta ÇOK ÇALIŞMAK olduğunu uygulamalı olarak kavratmak zorundayız. Çalışmayan insan üretmeyecektir. Üretmeyen bir insanın da emeğe ve üreten insana saygısı ne kadar olacaktır?. Bu tür insanlar çalışarak, alın teriyle kazanmak yerine, birilerinin sırtına binerek, haksız kazanç sağlayarak hayatını sürdürme yoluna gideceklerdir. Bu da insanda ahlaki çöküntüye  bu tür insanların çoğalması ise toplumda ahlaki çöküntüye neden olacaktır. Çalışkan öğrenci yetiştirmek aynı zamanda ahlakı düzgün insan yetiştirme anlamı da taşımaktadır.

        Bizler muasır medeniyetler seviyesine ulaşamadık.Belki bilincimiz, belki gücümüz  belki çalışkan olma alışkanlığımız yetmedi. Öğrencilerimize bu vizyona ulaşmaları bilincini vermek zorundayız. Yani onlara çalışkan olmayı, başarılı olmayı ve üreten insanın hak ederek elde ettiği mutluluğun gerçek mutluluk olduğunu öğreneceği ortamları hazırlamak zorundayız. Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu yaratmaktır. Bu da eğitimcilerin birincil görevidir.

Not:Bu yazıyı okul gazetesinde yazdım. Gazetenin ilgili sayısı aşağıda

Şiirlerim

SEN SEN OLSAYDIN

Erol  KOCABABA

 Sevdamı anlattım demire

Eridi

Duygularımı üfledim soğuk kış gecelerine

Yaz oldu

Taşı yoğurabildim sevgimin suyuyla

Okyanuslar buharlaştı bir “ah” çekmemle

Her damlası bir yıldız şimdi yüreğimde

Seni öyle sevdim ki çiçeğim

Sevgi çürüdü kahrından

Su yandı öfkesinden

 

Oysa öyle sevdim ki seni çiçeğim

Seni sen yapabilseydim,

Kalbimin çölünde

Çağlayanlar fışkıracaktı

Yedi yaşındaki beynim

Belki de “adam” olacaktı   

19.05.2000 ILICA

Öykü

 

Gözüm Kaldı Sende Almaya Geldim

 

Kitabevi o gün çok kalabalıktı. Birkaç kitap bakıp çıkacaktım. İşim aceleydi. Canım bu gün müthiş şiir okumak istiyordu. Bir ara alayım şurdan bir kitap gideyim kalekapısına bağıra bağıra şiir okuyayım insanlar bana baksın “deli” desinler diye düşünmedim de değil hani… Neden olmasın ki "damda kemancı" oluyor da neden  kalekapısı delisiz kalsın. Evet okumalıydım şiir, hem de bağıra çağıra okumalıydım. Şiir okumazsam susuzluktan dudağı çatlayan bedevi gibi yüreğime kan akmayacaktı sanki. Tam bunları düşünerek dalmışken bir anda irkildim. Hemen yanı başımda “buyurun yardımcı olayım" sesi bir anda beynimde patladı. O ince,  yumuşak tüy gibi ses nasıl beynimde patladı hala çözemedim. Patlamanın etkisiyle sarsılan başımı döndürdüm. Çok da kızmıştım. Ne güzel kalekapısı delisi olacaktım. Üstelik  şiir açlığımı da doyuracaktım. Kara kuru ufak tefek çelimsiz bir kızcağızdı. O kadar güzel gülümsüyordu ki.. kafasını hafif sağa çevirmiş gözleriyle okadar güzel bakıyordu ki... Bu kez onun bakışlarıyla sarsıldım. gözleriyle öyle güzel bakıyordu ki… Bu kez onun bakışlarıyla sarsıldım. Bir anda Hasan Hüseyin’in bir  dörtlüğü dökülüverdi dudaklarımdan:

       "Çaya baktım gürleşti. 

         Dala baktım gülleşti.

         Kara kuru bir kızdı,

         Ben sevdim güzelleşti.”

Gözlerim gözlerine kilitlenmişti artık. “ güzel şiir okuyorsunuz” sözü bile beni kendime getiremedi. O kitabevinin kalabalık uğultusunu bile duymaz olmuştum.Bana çok güzel gülüyordu. Üstelik hiç kimsenin gözleri de bu kadar güzel gülemezdi. Hiç kimse bana böyle bakmamıştı.Hiç kimsenin gözlerinde böyle kaybolmamıştım. bana çay söyledi içtim mi? O kitapevinden ne zaman çıktım ? Acele işim vardı onu hallettim mi? Ben deli olacaktım oldum mu? Dilim damağım kuruyuncaya dek şiir okuyacaktım okudum mu? Hiçbir şey hatırlamıyorum. Ta ki annemin "oğlum tatil ne çabuk bitti? Yarın kaça aldın bileti" sorusuna kadar. “Anne ne tatili? Ben nereye gidecektim? Sorusunu sorabildim.

Annem iyice şaşırmıştı. “Ne oldu oğlum bir haftadır sarhoş gibisin” Kitapevinden ayrılalı bir hafta olmuştu. Sömestri tatili bitmişti. Öyleye ben öğretmendim ve Kars’ta görev yapıyordum.“Anne ben çıkıyorum” dediğimi zor hatırlıyorum.

Kitabevine gittiğimi, onu bulamayınca, kitapçıyla kavga edip zorla adresini aldığımı bana daha sonra anlattılar. Ta ki onun evine gidip kapıya dayandığımda aklım başıma geldi. Zile basmıştım bile...O karşımda belirirse ona ne diyecektim? Annesi babası ya da kardeşi çıkarsa nasıl açıklama getirecektim? Boşver ne olursa olsun diye düşünürken o bir anda kapıda beliriverdi. Şaşırmıştı. Bu kadar şaşırması bile o güzel gözlerindeki gülmeyi yok edememişti. Ben yine gözlerinde kaybolmak üzereydim. “Buyrun… Siz….” Diye şaşkınlıktan kekelerken ben “Kars’a gideceğim” diyebildim. O hemen kendini toparladı. Üstelik espri bile yaptı. “ İyi ama burası terminal değil ki ? ”  Ben gözlerinin içindeydim onu duymuyordum bile “Karsa gidiyorum”  diye tekrarladım ve devam ettim. “O gün gözüm sende kaldı. Onu almaya geldim ” Bu kez daha da şaşırmıştı ama o güzel gülümsemesiyle yüreğimi dağlamaya devam ediyordu. Gözlerim yanıyordu. Bakışlarındaki ısı değeri artmıştı sanırım. Tüm bu şaşkınlığına rağmen içerden annesinin  “ kim geldi kızım” sorusuna karşın espri yapmaktan da geri kalmıyordu.  “Bir arkadaş anne“  dedi. ”Bende bir şey unutmuş onu almaya gelmiş”

Ben bu kızla evlendim. 20 yıldır da evliyim. Gözlerimi hiç vermedi bana. Bazen birisini verse bile diğerini hep kendinde alıkoydu. Ve ben her akşam aynı heyecanla gözlerimi almak için eve koşuyorum. Bir gün alacağım.